Franfurt Okulu/ekolü beraberinde getirdiği eleştirel yapı ile mevcut düzenin derin analizini yapmakla beraber ekolün önde gelen kurucu isimleri (Horkheimer /Adorno) eleştirel sosyoloji akımının oluşmasına sebep olmuştur. Yapılan eleştiriler bugün de aynı şekilde yapısını korumaktadır, bu düşünceleri takiben kurucu üyelerinin ardından Habermas’da takip ederek kendi katkılarını sunmuştur. Horkheimer ‘a göre teori, mantıklı, tutarlı bir önerme dizisidir bu önermeler doğru ve kendi aralarında tutarlı olmalıdır eğer teori pratikte hatalı bir sonuca sebep oluyorsa hatalı olan kısım düzeltilmelidir yani ; ya teori yanlış yazılmıştır ya da pratik teoriye göre yanlış uygulanmıştır. Bu ekolün öncüleri ve hemfikirde olanlar teori ile pratiğin/praksisin iç içe ve uyumlu olması gerektiğini savunmuştur, bu durumda teori toplumsallıkla zıt düşmemelidir, toplumsal düzenin parçası olmalıdır. Teorinin toplumsal düzen çevresinde sistem değiştikçe ve yenilendikçe değişebileceği belirtilir ancak teori tamamen bağımsız ya da özgür olduğunu düşünse de aslında toplumun ve toplumsal olayların çevresinde değişmekte ve gelişmektedir. Araştırma,araştırmacı, bu araştırmacının ortaya koyduğu teori ve toplumsallık bir bütündür. Eleştirel teori kendi tezini bu şekilde açıklasa da geleneksel teori bunun aksine teorik çalışmayı bilimsel eyleminden soyutlamıştır buna dayanarak bilimin toplum üzerindeki sonuçlarını ciddiye almaz, bir köken ya da tarihsel süreç arayışı çabası içinde değildir, bilimsel teorinin tam bağımsız bir değişken olduğunu savunmaktadır.
Horkheimer ise bu görüşe karşı çıkar, ve iki durumu da iç içe birleştirerek ele alır, bu sayede usun/aklın araçsallaştırılmasının engellenebileceğini düşünür. Ona göre toplumsallık ve teorinin ayrı olduğunu düşünen ve savunan bilim insanları bir yurttaş olarak toplumsal görev ve sorumluluklarını yerine getirmektedir, tüm bunları yaparken toplumun da bir parçası oldukları gerçeği ortaya çıkmaktadır. Sadece bu önerme ve düşüncesini sunmakla kalmamakta olup bilimin tarafsızlık iddiasının doğru olmadığını da savunmuştur bu düşüncesinin bazı çevreler tarafından kendi fikrini sağlamlaştırmak adına ortaya atıldığı görüşü de bulunmaktadır. Eleştirel teorinin bu yaklaşımı belli açılardan doğru bulunsada başka soruların sorulmasına da sebep olmuştur; bunların en başında ise eleştirel teorinin ne kadar bağımsız olduğu sorusu gelmektedir. Eleştirel teori de sürekli karşı çıktığı bu ekol ya da düşünceler altında araçsallaştırılmış olabilir mi? Ya da evresellik ekolünü kullanması da onun bu ekol etrafında araçsallaştırıldığı anlamına gelir mi? Sorgu ve eleştiri sonu olmayan bir süreç olması itibariyle aslında hiçbir görüşünde tam anlamıyla doğru ve güvenilebilir olmadığını gösterir. Eleştirel teori ile ortaya çıkan bu soru işaretlerinin ardından Habermas’ın da ekolün görüşlerini geliştirdiğine ve ilerlettiğine şahit oluruz; Habermas siyasi açıdan da bu durumu yorumlayarak bilim ve siyasetin iç içe geçmesi gerektiğini savunur. İç içe geçmeyi bir diyalog olarak açıklar ve şeffaflıktan yanadır, toplumun tam katılımını önerir. Burada ise toplumun yönetilme yapısı devreye girer bu durum her ülkede değişmektedir ve sınırlarını ise o ülkedeki doğru/yanlış algısı ve kültür oluşturmaktadır. O sebeple aslında yine doğru ya da yanlış bir sonuca ulaşılamaz çünkü bir ideal ya da mükemmel düzen olmadığından bu iki grup görüş karşılaştırılabilir ancak bir haklı bulunamamaktadır. Pozitivizmi temel alarak eleştirmelerinin bir diğer sebebi özne-nesne ayrımının yapılmasına karşı çıkmalarıdır çünkü; bilimsel bilgi, her iki durumun bu şekilde ayrı ayrı değerlendirilerek doğal ve toplumsal olanın bilinebileceğini bu yolla her ikisine de egemen olunabileceğini savunur ancak eleştirel teori bu şekilde bir egemenliğin sağlanabileceğini kabul etmemekte, bu ilişki bağını reddetmektedir.
Bir diğer konu ise Weber ‘in rasyonelleşme açıklaması ile beraber gelen moderniteye yapılan eleştiridir, bunu irrasyonelleşme adı altında eleştirirler, Weber ‘e göre bu rasyonellik modern toplumun temelidir ve Aydınlanma düşüncesi merkezinde oluşmuştur, beraberinde özgürlüğü ve modern, çağdaş toplumu getirmiştir. Bu düşünceye farklı açıdan bakan Frankfurt ekolü sanayileşme ile gelen modern toplum yapısında insanın ve aklın araç olduğunu savunarak bunun sonucunda sosyal rollerde pasifleşmenin meydana geldiğini belirtir ve modern toplumun özgür yapısını akıl dışı ve otoriter olarak yorumlamaktadır. En temelde eleştirdikleri durum her zaman aklın araçsallaştırılması durumu olmuştur, bütünüyle Aydınlanma düşüncesinin karşısında olmuşlardır.
…