Film Üçlemesi : Dünyanın En Kötü İnsanı Üzerine

  1. Film Tekrar 2. Film Oslo, 31 Ağustos 3. Film Dünyanın En Kötü İnsanı

Haftasonuna girmeden önce biraz kafamızı dağıtalım, Joachim Trier film içlemesinden “Dünyanın En Kötü İnsanı” üzerine bir analiz.

Hayatımızda kararsız kaldığımız zamanlarda duygu geçişleri yaşarız. Duygu, yani ’emotion’ kelimesi Latince ‘movere’den gelmektedir; bu da köken olarak ‘hareket etmek’ anlamı taşır. Evet, duygularımız hareket eder 🙂 Yani, biz duygu geçişleri yaşarız. Bu film üçlemesine, son film olan ‘Dünyanın En Kötü İnsanı’ filmini değerlendirerek başlayacağım. Bu film, duygularımızın hayatımızı nasıl yönettiğini, hayatta kazanmak ve kaybetmek, ya da bir son olmadığını Julia’nın hikayesi üzerinden bize aktarıyor.

Klasik bir hikaye ile başlayan film, Aksel’in Julia’nın hayatına girmesiyle farklılaşıyor. Ancak devamında, insanın dışarıdan görünmeyen, içten içe ruh halini etkileyen depresif süreçlerini izliyoruz. Aksel’le tanışmasının çok öncesinde Julia, çok başarılı bir öğrenci olarak önce Tıp’ta okumaya karar veriyor. Bir açıdan, çok çalıştığı ve çok başarılı olduğu için toplum tarafından ilgi gören ve takdir edilen bir mesleğe sahip olmak istiyor. Ancak bir süre sonra bu alana ilgisi olmadığını fark edince Psikoloji bölümünde okumaya karar veriyor. Uzun yıllar matematik ve fen bilimlerine ilgi duymuş birisi olarak, başlangıçta farklı olduğunu anlasa da hızlı bir adaptasyon sürecinden geçerek bölüme ve ortama alışıyor. Çevresi tarafından cesaretli olduğuna dair övgü ve destekler alıyor.

Elbette hayatın her döneminde duygu geçişleri yaşıyoruz ve her an sorgulamaya devam ediyor, kendini sürekli sorgulayan Julia için içinde psikoloji bir son durak olmuyor. Bu sebeple ilgisinin aslında fotoğrafçılık olduğunu fark ederek bugüne kadar hiç girmediği bir dünyanın içine atıyor kendini… Bu dünya, yolunun Aksel’le kesişeceği ve hayatının düzene gireceği bir sürecin kapısını açıyor.

Filmin bir bölümünde Julia’nın ailesindeki diğer kadınları da yakından tanıma fırsatımız oluyor. Ancak bu sadece bir aile incelemesi değil; bu koşulların, kadın hakları üzerine de genel bir bakış sunuyor bize. Julia 30’lu yaşlarında genç bir kadın; kendini zaman zaman özgür hissetmese de, içinde bulunduğu hayatın içinde kendi tercihlerini yapabilecek bir özgürlük alanına sahip. Annesi de kendisine yakın bir hayata sahip, hatta anneannesi de. Ancak hikaye genişledikçe ve geçmişe gidildikçe, çok çocuklu, eşlerin birbirleriyle bir zorunluluk ilişkisi gibi evli kaldığı, aslında birbirlerini sevmedikleri, baskın aile kültürlerinin de var olduğunu görüyoruz. Çünkü kadın zamanla özgürleşmiştir ve belki de en özgür olduğu çağında yaşamaktadır.

Hepimiz izlediğimiz bir filme ya da okuduğumuz bir makaleyi kendi açımızdan algılar ve yorumlarız. Benim gördüğüm şey ise özgürlüğün bu filmde nasıl işlenmiş olduğudur. Özgürlük gerçekten bizi mutlu eder mi? İnsan özgür olduğunda tercihlerinde ne kadar sağlıklı hareket edebilir? Doğruyu seçer mi? Ya da doğru gerçekten var mıdır?

Julia tüm bu soruların tam merkezindedir. Klişe bir laf olsa da, her seçim bir vazgeçiştir ve Julia, kendisi için yaptığı seçimlerde başkalarını kaybetme ve bir taraftan mutlu olurken diğer taraftan da toplum değerleri ile çatışma yaşamaktadır. Zamanla sevdiğimiz insanı sevmemeye başlarız. “Aynı kişiyi aynı insanda bile tekrar bulamayabiliriz.” Bu durumda, belki de çoğu insan bunu kabullenmeyi seçer ve bu durum zamanla tek taraflı bir sevgiye sebep olur. Ancak “çoğu insan” olarak özellikle belirttim, çünkü herkes bu şekilde bir seçim yapmaz ve Julia da yapmamıştır. Yerinde saymak yerine hareket etmiş, duygularını bastırmak yerine yaşamış ve radikal kararları alabilmiştir. Kendini her anlamda özgür kılmıştır. Ancak sorun şu ki her özgürlük bir mutluluğu yanında getirmez. Bu sebeple filmde huzurlu bir Julia görebiliriz. Çoğu zaman eğlenmeyi bilir, kendine vakit ayırır, çok okur, yazar, fotoğraf çekmeye devam eder. Ancak toplum nezdinde her zaman yarım bırakılmış bir hikayeye sahiptir. Kimse bilmez ki belki de bu onun tam halidir. Belki de toplum için iyi ve tam olan, gerekli olan birey nezdinde gereksiz, istenmeyen ya da idare edilemeyecek kadar uzak bir durum olabilir. Belki bu bireysel tercih bir mutsuzluk da getirebilir. Ancak neticede sorumlulukları bu kararı veren bireyin kendisine aittir. İşte Julia’nın bu hikayenin tamamıdır. İçimizde bizi yoran her şey için yapmak istediğimiz tercihler, göstermek istediğimiz duygular vardır. Bu durumda sükunet içinde kalmayı da tercih edebiliriz. Çünkü merkezde olan benlik sükunet ettiğinde, yani hareket etmemeyi tercih ettiğinde, etrafındaki düzen kendini sürdürmeye devam eder. Bu, Aristoteles’in bahsettiği hareket kavramına benzer. Düzen ve hareket için merkezdeki dişlinin sükunet içinde olması gerekmektedir. Tüm dişlilerin aynı anda hareket etmesi, insanın kumda yürümeye çalışması ya da kurbağanın çamurda zıplamaya çalışması gibidir. Yani her ikisinde de hareket söz konusu olmaz.

Julia, kendi benliğini harekete geçirdiğinde, filmde zamanın durduğunu görürüz. O ve sevgilisi dışında tüm zaman durur, çünkü bu buluşma ya da bu anın yaşanabilmesi için buna ihtiyaç vardır. Ancak zaman akmaya devam ettiğinde, Julia bir tercih yapmak zorunda kalır. Çünkü tüm dişlilerin aynı anda hareket etmesi, tüm düzenin bozulmasına sebep olacaktır. Ve o da birlikte olduğu insanı bırakarak, aşık olduğu kişiyle hayatını birleştirir. Bu seçim sonucunda ise bir yetişkin olarak sorumluluklarını kabullenmiş olur. Bu dışarıdan baktığımız hayatın bir süre sonra kendi hayatımız olduğunu anlarız ,Julia sadece bir yansıma gibidir bizden bir parça gibidir ve onun yaşadığı kaygı durumlarını kendi hayatımız ile de kıyaslamaya başlarız, sizde sorgulayan ve tercihleriniz üzerine çok düşünen bir bireyseniz düşüncelerinizi burada paylaşabilirsiniz.

Keyifli okuma ve izlemeler diliyorum.

Yorum bırakın