
Günümüz demokrasisi, toplumların ihtiyaçları doğrultusunda siyasi kararları almak ve yönetmek için kullanılan bir yönetim biçimidir. Bu yönetim biçimi, farklı dünya ülkelerinde o ülkenin değerleri, kültürü ve ekonomik yapısı özelinde farklı şekillerde uygulamaya konulmaktadır. Ancak, günümüz demokrasisinin temel ilkeleri ve uygulamaları, Antik Yunan filozof Sokrates’in siyaset anlayışı ile karşılaştırıldığında ilginç bir perspektif sunmaktadır, Sokrates için siyaset teknik bir meseledir.
Sokrates, M.Ö. 5. yüzyılda Atina’da yaşamış bir düşünür/filozoftur. Siyasete duyduğu derin ilgisi, onun felsefi düşüncelerinin temelini oluşturmuştur. Sokrates’in siyaset anlayışı, demokratik bir toplumun olmazsa olmaz unsurları olan katılım, düşünce özgürlüğü ve adil yönetim ile derinlemesine bağlantılıdır. Ancak, günümüz demokrasisinde siyaset, teknolojik gelişmeler, küreselleşme ve karmaşıklığıyla Sokrates’in zamanındaki Atina’dan oldukça farklıdır. Bu makalede, günümüz demokrasisinin işleyişi ve Sokrates’in siyaset anlayışı arasındaki benzerlikler ve farklar ele alınacak, bu ikisi arasındaki ilişki derinlemesine incelenecektir.
Sokrates devlet yönetimini gemiye kaptanlık etmeye benzetmiştir, ona göre devlet yönetimi teknik beceriler gerektiren bir uğraştır, uzmanlık işidir ve devlet yönetiminde ona göre hakikatin bilgisine sahip bir Filozof Kral bulunmalıdır. Bu Filozof Kral’lar devlet yönetimi için gerekli bilgiye sahip ve bu yönüyle sıradan halktan üstün ve farklı olan insanlardır.
Sıradan ve Sürüden değillerdir!
Günümüz demokrasisinde hayatını sürdüren bizler için bu fikir olağandışı gözükmektedir çünkü demokrasilerde siyaset bir hakikat bilgisi gerektirmeyen , teknik olmayan bir mesledir. Günümüz temsili demokrasilerinde siyasi partiler vardır ve her siyasi parti farklı bir ideoloji ve parti programını temsil eder. Halk da bu durumda hangisinin ülke için yararlı olduğunu düşünüyorsa o siyasi partiyi seçim yolu ile iktidara getirir, ülke için hangi partinin yararlı ya da iktidarda olması gerektiğine halk karar verir.

Sokrates’in ideal devletinde ise ülke için hangisinin yararlı olduğuna Filozof Krallar karar vermektedir. Filozof krallar iyi ve doğru olanın bilgisine sahiptirler ve bu sebeple ülke çıkarlarını sanki bir matematik hesabı yaparcasına kesin olarak hesaplayabilirler. Filozof kralların vardığı bu bilgi dış dünyadan bağımsız bir şekilde mevcuttur.
Filozof krallar bu zaman ve mekandan bağımsız değişmez bilgiye erişebilirler ve bunu devletin özel durumlarına uygularlar. Bu durumda halk akılla erişilebilen bu bilgiye sahip olmadığından ve gerçeğin sadece gölgelerini hakikat olarak görebilmesinden ötürü yönetimde söz sahibi değildir. Sokrates’in devlet yönetimi anlayışı demokrasi anlayışı ile taban tabana zıt bir yaklaşımdır. Sokrates’e göre ideal devlette halkın kaderini belirleyen kararları alan küçük bir zümre bulunur. Bu zümre hakikatin bilgisine sahip olan filozoflardır. Günümüz demokrasilerinde alınacak olan kararlar halkın ihtiyaçlarından çıkarlarından ve taleplerin bağımsız olarak düşünülemez, demokrasilerde değişmeyen bir öz bilgi, genel geçer sabit bir hakikat anlayışı yoktur devletlerin, zaman ve siyasi süreçler içerisinde değişkenlik gösteren menfaatleri , ihtiyaçları , istek ve çıkarları bulunur.
Yani devlet bir insan organizması gibidir, kendi iştahı, istekleri , çıkarları vardır. Siyasetçiler de halkın ne istediğini anlamaya çalışarak onların isteklerini ve taleplerini değerlendirerek belirli seçenekler sunarlar. Halk da bu seçeneklerden birine karar verir, siyasetçilerin bu düzende hakikatin bilgisine sahip olmasına gerek yoktur onlar yalnızca halkın ne istediğini bilirler. Bunun aksine Sokrates’in ideal devletinde gerçek bir siyasetçinin hakikati keşfetmesi gerekmektedir.
Demokrasi yönetiminde siyasetçiler bir araya gelerek bir ortak alan /ortak payda oluştururlar. Bu ortak payda ise zamana, mekana göre değişiklik gösteren ihtiyaç, menfaat ve istekler çerçevesinde şekillenir. Sokrates’in ideal devlet anlayışı günümüz demokrasileri ile çelişse de elbette bugünün demokrasi anlayışına bir tepki olarak inşa edilmemiştir , Atina’nın doğrudan demokrasisine gösterdiği tepkinin sonucudur. Devlet yönetimini bir gemi metaforu ile açıklar.
“…geminin kaptanı, bütün gemi mürettebatından daha uzun boylu
ve güçlü olsun; fakat öte yandan da kulakları ağır işitsin, gözleri de iyi görmesin; ayrıca denizcilik bilgisi de zayıf olsun. Diğer gemiciler ise, ne kaptanlıktan anladıkları ne de bunun eğitimini aldıkları ve gemi eğitimini kimden aldıkları sorulsa verecek cevapları bulunmadığı halde, hiç istisnasız hepsi birden gemiyi kullanma sevdası içinde olsun. İşte bunlar gemi kaptanının başına üşüşmüşler. ‘Dümeni ben kullanayım,’ diye yalvarıp yakarıyorlar. Kaptan, ikna olup dümeni başkasına devretmeye görsün, hemen
dümenciyi öldürüyorlar ya da gemiden atıyorlar, kendilerinden beklenir bir tarzda gemiyi yönetmeye koyuluyorlar. Bilmiyorlar ki, iyi bir dümenci, gemiyi gerçekten de ustaca yönetebilmek için, yıllara, mevsimlere, gökyüzüne, yıldızlara, rüzgârlara ve işiyle ilgili her şeye özel bir ilgi göstermek zorundadır. “