Bizi geliştiren, bizi büyüten , fikirlerimizi olgunlaştıran ve güçlendiren şey eleştiridir, doğru gittiğimizi zannettiğimizde bizi yanlış yoldan geri döndürebilirken iyiyi daha iyi yapma gayretini de taşır. Bu eleştirinin okulu olan Frankfurt Okulu’nin incelemesi ile başlayacağım bugünki yazıma. Frankfurt Okulu, insanın hızlı adapte oluşu , hızla değişimi ve olduğu gibi kabullenişi üzerine aslında mükemmelin var olmadığını ve artık yeni bir dini inanç gibi benimsenen, Aydınlanma dönemi ile hayatımızın vazgeçilmez bir parçası olan bilimin tüm paradigmalarının kabul edilişini eleştirmiş olup bu inancın eksiklerini ortaya koymuş olan düşünürlerin oluşturduğu bir topluluktur. Dünyanın tüm önde gelen uluslarının Aydınlanma çatısı altında yönelmiş olduğu ve geliştiği bir dönemde kendini göstermiştir, bu devrin başlaması ile perdenin kalktığını, insanların bilim ve teknolojinin önderliğinde yeni bir döneme girdiğini ayrıca bu dönemde aklın merkezde olduğu belirtilsede araçsallaştırılmış olduğunu savunmuştur.
Aydınlanma düşüncesi ile birlikte Frankfurt Okulu’na göre perde kalkmıştır, büyü bozulmuştur, dünya bilim ve teknolojinin tahakkümü altına girmiştir; insan Aydınlanma öncesindeki din ve mitin etkisinden çıkmıştır ancak bu seferde akıl ve düşüncenin araşsallaştırılmış olduğu bir düzende yaşamaktadır. Burada bilim ve teknoloji yeni kurtarıcı olmasına rağmen sosyal düzeyde insanı geriye itmiş ve bir yabancılaşma ve bireyselleşmeyi beraberinde getirmiştir; aklın araçsallaştırılması da bunu etkileyen temel bir faktördür. Frankfurt ekolü tek doğru ve tek yöntem anlayışını kabul etmemekle birlikte eleştirmenin bir dönüşme ve değişme eylemi olduğunu savunur. Bilimle pratiğin ayrılmasının mümkün olmadığını, yaşanmış birçok eylem üzerinden açıklamakta olup praksisin dışlanmaması gerektiğini aksine praksisin kuramla bütünleşik olması gerektiğini savunmaktadır. Pratik ve kuram iç içe geçmiştir, bu sebeple ayrı ayrı ele alınmamalıdır çünkü kopuk bir ilişki biçimi ile ele alındığında sonucunda başarısız olunduğunu öne sürerler. Aydınlama şüphesiz dünyanın seyrini değiştiren en büyük ve en önemli olaylardan biridir, merkeze aklın gücünü ve insanı alır, aklın ışığında ilerleyen yeni bir dünya düzenini n olması gerektiğini savunmuştur, 17. ve 19. yüzyılda dünyanın hem gidişatını değiştirmiş hem de çok önemli bir kısmını bu ekol ışığında güçlendirmiştir. 17. yüzyılda Descartes, Locke, Spinoza bu düşünce sisteminin temelini atan başlıca düşürlendendir. Bunu takiben Rönesans ile birlikte artık geri dönülemeyecek olan yeni, modern ve çağdaş bir eksene girilmiştir. Kant bu dönemi şu sözleri ile betimler;
“Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kıla- vuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır.”