Zengin Devlet- Yoksul Devlet

Photo by Joanna Zduu0144czyk on Pexels.com

Bu makaleyi detaylı bir çalışmanın mükemmel bir sonucu olan “Ulusların Düşüşü” kitabından yola çıkarak yazdım. Demokrasinin sözcüsü olarak görülen Thomas Jefferson özgürlüğün bedelinin sürekli tetikte olmak olduğunu söyler, tabi ki burada tetikte olmak zorunda olan halkın kendisidir. Özgürlük bir toplumda aşağıdan yukarıya doğru gelir yani halktan gelmektedir.

Dünyanın içinden geçtiği ekonomik krizde bazı ülkeler krizi çok derin bir şekilde yaşarken bazıları sadece haberlerde bir konu başlığı olarak izlemekte. Bunun sebebi ülkelerin eğitim seviyesi, yabancı sermaye ve yatırım ya da teknolojik gelişmeler olabilir ancak bu yeterli bir açıklama olmaz.

Photo by Muhammad-taha Ibrahim on Pexels.com

Çünkü teknoloji alanında gelişmesine rağmen halkının büyük bir bölümünün fakirlik içinde yaşadığı ülkeler bu durumda bir istisna olarak karşımıza çıkar. Sadece atalardan gelen zenginlik ya da doğal kaynaklarda net bir sonuca ulaşmamızda yine eksik kalır çünkü bugün petrol zengini Arap ülkelerinde petrol rezervlerinin tükenmesi durumunda geriye ülkenin istihdamını bu denli koruyacak ya da güçlendirecek bir kaynak kalmamaktadır.

Zengin devlet-fakir devlet konusunda bizler de ülke olarak yaygın bir görüş olan “Coğrafya Kaderdir” sözü ile işin içinden çıkıyoruz ancak mesele elbette bu kadar basit değil. Bugün Türkiye’deki genel sorunlara baktığınızda bu sorunların önemli bir kısmının Osmanlı Devleti’nde de yaşanmış olduğunu görürsünüz (azınlık sorunları, ekonomik problemler, Batı dünyasından uzaklaşma, Arap ilişkilerinde yakınlaşma ve bunun getirdiği sosyal-ekonomik sorunlar). Bunun sebebi sorunların ötelenmesi, Cumhuriyet’in ilanından sonra da çözülememiş olması hatta bir kısmının daha da büyümesi ya da geride kalan kalıntıları ile günümüzde hala konuşulmaya devam edilmesidir.(Musul sorunu,Misak-ı Milli, Azınlıklar,Mübadele…) Ben bu konuyu Türkiye özelinde değil de dünya özelinde ele alarak yazmak istedim, burada eksik ya da yanlış olduğum taraflar için şimdiden özürlerimi sunar her zaman tenkite açık olduğu belirterek yazıma başlamak isterim.

Üzerinde Güneş Batmayan ülke olarak adlandırılmış İngiltere özelinde bir inceleme yaptığımızda tıpkı Ulusların Düşüşü’nde belirtildiği gibi 150 yıl önce de zengin ve güçlü bir devlet olduğunu görürüz. İngiltere devlet zengin ve güçlü iken halkın da zengin ve güçlü olduğu bu düzene sahiptir ve bu düzenin temelinde elbette; demokrasi, ifade özgürlüğü ve hukuk devleti olması vardır ancak bununla birlikte İngiltere’de siyasiler tabiri caizse halkın istekleri karşısında isyanları ya da direnişleri karşısında kırılmak yerine bükülmeyi tercih etmiştir. Devlet halkın istekleri yönünde yeni adımlar atmış bu adımları atarken de dengeli bir politika izlemiştir. İngiltere tarihinde başarılı tek bir askeri darbe vardır bu da 1648 yılındaki Pride darbesidir, görülen o ki bunun devamında mevcut düzende uygulanan denge siyaseti hem halkın refah seviyesini yükseltmiş hem de gerilimi oldukça azaltmıştır. Elbette özgürlüklerin altında da halkın direnişi mevcuttur ancak İngiltere’de siyasiler direniş içinde bulunmuş ya da bulunma eğiliminde olabilecek vatandaşlarına bugün Suriye’de yapılan insanlık dışı muamelelerde bulunmak yerine halkı ile birlikte hareket etmeyi seçerek uzlaşmacı ve ülkenin refah seviyesini artıracak , halkın problemlerine çözüm getirecek yollardan gitmeyi tercih etmiştir. Kendi devleti içinde bir denge sağlamıştır, siyasi kurumlar dışlayıcı değil çoğulcu bir yapıyı benimsemiştir. Bu çoğulcu yani kapsayıcı yapı politikada gücün genele yayılmasını sağlamış olup dengeli bir siyaset ortamı yaratmıştır. Bu sayede bugünün İngiltere’sinde güç ve para ne belli bir topluluğun ne de belli bir ailenin elinde toplanmıştır, bu durumun aksine halkın refah payı artmış, bununla birlikte ifade özgürlüğü desteklenerek bir hukuk devleti örneği olmuştur.

Elbette kapsayıcı ve çoğulcu kurumlar ne devletin ne de bir grup elitin halka kendi elleriyle kendi haklarını vermeleri sonucu ortaya çıkmamıştır, bir çok Avrupa ülkesinde ve elbette İngiltere tarihinde de halkın bu hakkı kendi direnişiyle eline aldığı görülmektedir. Bu durum ABD’de de bu şekilde ortaya çıkmıştır. ABD’ye kendi seçimlerinin dışında zorla çalışmaya götürülen toplulukların başlattığı isyan, sömürgeci devletler tarafından bastırılamadığı için halk kendi haklarını eline almayı başarmış ve bugünün temelleri bu şekilde atılmıştır, elbette bu uzun süren mücadeleyi devamında birçok fedakarlık ve direniş izlemiştir. İngiltere için bu duruma The Glorious Revolution’ı ve İngiltere iç savaşını örnek gösterebiliriz.

Demokrasinin sözcüsü olarak görülen Thomas Jefferson özgürlüğün bedelinin sürekli tetikte olmak olduğunu söyler, tabi ki burada tetikte olmak zorunda olan halkın kendisidir. Özgürlük bir toplumda aşağıdan yukarıya doğru gelir yani halktan gelmektedir. Halk sesini çıkarabildiği kadar özgürdür ve hakka sahiptir. Aynı zamanda hakkının korunacağını da bilmelidir. Burada sivil toplumlar devreye girer , elbette tek başına yeterli olmamakla beraber önemli bir rol oynamaktadır. Hukuk devletinin kurulması ve etkin bir şekilde hakların korunabilmesi için temelde güçlü bir sivil toplum yapısının bulunması elzemdir. Bu sivil toplum yapısı kapsayıcı yani çoğulcu kurumların oluşmasına sebep olacaktır. Kapsayıcı olmayan kurumlarda istikrarda olmaz buna verebileceğimiz ilk örnek ise Sovyet Rusya’dır. Sömürücü güç ve kurumlar var olduğu sürece fırsat tek elde toplanacaktır , bu fırsat tek bir aile yada toplulukta toplandığı içinde refaha dönüşememektedir.

Öte yandan en önemli bir diğer husus hukuk ve hukukun kullanımıdır. Hukuk ve kurallar her yerde değişkenlik göstermektedir; Osmanlı için yasaklar ve teşvikler farklı iken Britanya için farklıdır. Hukuk toplumla gelişir ve aslında hukuk devleti hukuku uygulayan devlet değil daha geniş bir devlet anlamına gelmektedir. Haklar da bunun tabanını oluşturmaktadır.

Bu süreçte birinci sırada ele alacağımız temel gerekliliklerden bir diğeri ise ifade özgürlüğüdür. İfade özgürlüğünün ise doğru biçimde ve etkin kullanılması bize olması gereken sonucu verecektir. Bazı felsefeciler tarafından ifade özgürlüğü bir negatif özgürlük olarak da kabul görülmektedir çünkü tek başına yeterli değildir. Herkesin ifade özgürlüğüne sahip olması olumlu gibi gözükse de aynı toplumda büyük bir kısım başka bir kesimin hakimiyeti altında da yaşayabilir. Tüm bu dinamikler hassas bir yapıya sahiptir, ve doğru şekilde kullanılmalıdır. Bu hakimiyeti kurmak toplumun hareketlileşmesi ve sivil toplumun daha geniş bir tabana yayılması sonucu ortaya çıkabilir, burada temel hakların oluşumu için bir temel atılmış olacaktır.

Peki Hak Sahibi Olmak Yeterli Midir?

Hayır, çünkü tarihte görüldüğü üzere sömürge altında olan bölgelerde kölelerin de kendi hakları mevcuttur ancak bu haklar sadece görevlerini yerine getirdiklerinde onların seçmediği ancak kendilerine sunulan haklardır. Özellikle bu konu Ulusların Düşüşü’nde çok daha detaylı bir şekilde incelenmiştir. Örneğin Osmanlı’da da haklar vardır ancak bu haklar sosyal rollere bağlıdır. Burada verilen ödev yapılmadığında kişi o haktan mahrum kalır, hayır diyerek farklı bir rol seçemez ve kendine verilen rol için çalışarak yine onun için belirlenmiş olan alana sahip olur. Örneğin Avrupa sömürgelerinde eğitim yasaklanmıştır, bu sebeple bir köle ona verilen görevi tamamladığında yiyecek alma ve geçinme hakkına sahip olur ancak eğitim alma hakkını seçebilme hakkı yoktur kısacası ifade özgürlüğü bulunmamaktadır. Bu hakları sağlamak, ifade özgürlüğü ve dengeli siyaseti getirmek toplumun siyasi kurumlarının kapsayıcı olması ve modernleşmesi demektir.

Neden Çok Önemli?

İnovasyonun, yaratıcılığın ve yeni fikirlerin oluşabilmesi için çok önemli. Sivil toplum tabanı ne kadar geniş olursa haklar ne kadar kuvvetli olursa kapsayıcı kurumlar daha da kuvvetlenir. Bunun üzerine inovasyon, yaratıcılık çok daha rahat kurulabilir. Tam tersi bir politika uygulandığı takdirde ekonomi sınırlı büyür çünkü kurumlar dışlayıcı olarak şekillenecektir ancak ileriye gidebilmek için tüm bu genel haklara doğru daha hızlı adım atılmalıdır.